|

Hac, belirli fiillerin sadece Allah rızası için
yapılmasından oluşan bir ibadettir. Kur'an-ı Kerim'de hac
ibadetinin muhtelif safhaları hem şeklî hem de manevî ve
ruhî yönlerden tasvir edilerek çeşitli yararlarının
bulunduğu belirtilir. Böylece insanlar, haccın hikmetlerini
kavramaya ve gerek fert gerekse ümmet olarak onu lâyıkı
vecihle ifa edip azami ölçüde hikmetlerini gerçekleştirmeye
teşvik edilir.
Müminin hem malı hem de bedeniyle gerçekleştirdiği bir
ibadet olan hac insanın bütün varlığını ilgilendirir ve bu
haliyle külli bir teslimiyetin ifadesidir. Diğer
yükümlülükler gibi hac da insan merkezli ve insanın ihtiyaç
duyduğu hayırların tahakkukunu hedef alan bir ibadettir. Bu
bakımdan onun hikmetlerini üç noktadan hareketle tesbit
etmek mümkündür. Bunlardan birincisi, Allah'ın
insanlara bazlı şeyleri yapmalarını emretmesi ve bunların
yerine getirilmesi suretiyle kendilerine lutufta
bulunmasıdır. İkincisi haccı gerçekleştiren insanın
ona hazırlanırken, menasikini ifa ederken ve ibadetini
tamamladıktan sonra kendi kabiliyetine göre elde edebildiği
olumlu sonuçlar, üçüncüsü de bu ibadeti sadece Allah
rızası için yerine getiren tek tek insanların iradelerinin
ve tesir alanlarının dışında haccın bütün ümmete sağladığı
faydalar ve onların ulaştırdığı yüksek seviyedir. Haccın
hikmeti, Allah'a yönelmiş insanla Allah arasında kul-rab
ilişkisinin insanının kendi hayatı ve ayrıca içinde
bulunduğu ümmet üzerindeki etkisiyle ortaya çıkar.
Gazzali'nin ifadesiyle hac dinin kemale ermesi ve
teslimiyetin tamamlanmasıdır. (İhya', I, 314)
Hac ibadetinin fert ve Müslüman toplum açısından sağladığı
manevi kazançların kişiden kişiye, toplumdan topluma ve
devirden devire farklılık arzettiği görülür. Bunun çeşitli
sebepleri vardır. Her insan niyetine, iradesine ve
yeteneklerine bağlı olarak hacdan farklı nasipler elde
edebileceği gibi hiç nasip almadan bu seyahatten dönenlerin
bulunması da mümkündür. Çünkü hac dış görünüşü itibariyle
sembolleri andıran, gerçekte ise çeşitli ruhi eğitimleri
sağlayan birbirinden farklı davranışların toplamından
ibarettir. Bazıları için şeytan taşlama çok şey ifade
ederken bazılarına tavaf, bazılarına Arafat, bir gruba da
hac esnasında kurulan insanî ilişkiler daha anlamlı
gelebilir.
Haccın "kast ve yönelme" şeklindeki kelime anlamıyla
oynadığı manevi rol arasında ilişki vardır. Şöyle ki:
Müslümanlar ömürleri boyunca günde beş defa Kâbe'ye
yönelerek namaz kılarlar. Her Müslüman, imandan sonra en
faziletli ibadet sayılan namazın kıblesin oluşturan mübarek
mekanı görmek, orada başta Hz. Muhammed (s.a.v.) olmak üzere
geçmiş peygamberlerin hak din uğrunda verdikleri
mücadeleleri hatırlamak, asırlar boyunca birçok müminin
namaz, dua ve niyazlarına sahne olan manevi atmosferde
yaşamak ister. Hac bu açıdan tarihin yeniden yaşanmasının ve
mücerredin müşahhas hale gelmesinin vasıtası olmaktadır.
Kur'an-ı Kerim'de Kâbe'den "Allah'ın evi" diye söz edilir.
(el-Hac: 22/26) Bütün benliğiyle Allah'a bağlanan mümin
O'nun evini ziyaret etmeyi en büyük manevi zevk olarak
telakki eder. Aslında diğer ibadetlerde olduğu gibi hac da
kulluk sınavı (ibtila), hem bu ibadetin amacını hem de
anlamını oluşturur. Genellikle insanlar emir ve yasakların
hikmetlerini ancak gereği gibi onları yerine getirdikten
sonra fark ederler. Bu fark ediş ya bizzat kendi
hayatlarında ortaya çıkmakta veya başkalarının hayatı
incelendiğinde görülmektedir. Hacda önemli olan, sadece bir
fiili yapılması değil onun özel bir amaçla, yani Allah'ın
emrine uymak niyetiyle yapılmasıdır. Bir fiilin bu niyetle
gerçekleştirilmesi onu ibadet haline getirir. Şu halde hac
ibadetinin temel gayesi ve hikmetlerinden biri insanların
Allah'ın emri gereğince yurtlarını, ailelerini ve dostlarını,
mallarını terk etmeye, bazı arzularına karşı koyup
sıkıntıları göğüslemeye hazır olduklarını göstermeleridir.
Hac belli bir zamanda ve belirli bir mekanda gerçekleşen bir
ibadet olduğu için müslümanlara zaman ve mekan mefhumunu,
dünyada her şeyin belli bir düzen içinde gerçekleştiği
şuurunu kazandırır. Vakfe, tavaf, sa'y v.b. hac menasikinin
yerine getirilmesi, dünyanın çeşitli yerlerinde yaşayan
Müslümanların gözlerini ve gönüllerini Arafat, Kâbe,
Safa-Merve gibi "ilahi semboller" olarak nitelendirilen (Bakara:
2/158) mekanlara çevirmelerini sağlamakta ve formel bir
anlaşma olmaksızın bütün Müslümanları aynı zaman ve mekan
içinde manevi bir ittifak anlayışına ulaştırmaktadır.
Bilhassa tasavvufta hacca hazırlık safhası bir yönüyle ölüme
hazırlanmaya benzetilir; şu farkla ki hac iradeye bağlı iken
ölüm insanın beklemediği, belki de istemediği bir anda
gerçekleşebilir. Hac ibadetinde kişi çevresinden ve
arzularından uzaklaşacağı, ölmeden önce bir anlamda ölümü
yaşayacağı için önemli bir irade egzersizi yapmakta ve ilahi
iradeye boyun eğmeye hazır olduğunu kendine telkin
etmektedir. Bu duygunun belirtilerini özellikle hacca ilk
defa gidecek olanlarda gözlemek mümkündür. Bundan dolayı
hacca hazırlanan mümin dinî, ahlakî ve hukukî mahiyette hak
ilişkisi içine girdiği herkesle helalleşir, borçlarını öder,
bakmakla yükümlü olduğu insanların nafakalarını ayırır ve
ondan sonra yola koyulur.
Haccın farziyetini belirten ayette ona güç yetirmekten söz
edilir. (Ali İmran: 3/97) Bunun anlamı, insanın hac için
gerekli olan bütün imkanlara kavuşması, şartların da bunu
kolaylaştıracak bir durumda bunması demektir. Söz konusu
ayet, dolaylı olarak haccın ifasını sağlayacak her türlü
vasıtayı hazırlamaları için Müslümanları uyarmakta, gerekli
tedbirleri almalarını bir vecibe olarak onlara yüklemektedir.
Bu sebeple tarih boyunca hac yollarının güvenliğini temin
etmek ve haccın yapılacağı mekanların hizmetkarı olmak
Müslüman devlet adamları için büyük bir şeref telakki
edilmiştir. Bu şartlar bir bakıma, Allah'a teslimiyetini
göstermek isteyen müslümanın kendini bu amaca yönelik olarak
hazırlaması gerektiğini de ifade etmektedir.
Müminin hac esnasında elde ettikleriyle orada
gerçekleştirdiği menasik arasında da bir ilişi vardır.
Burada özellikle belirtilmesi gereken husus, haccın
gerçekleştirildiği mekanla Hz. Peygamber'in ve ilk
Müslümanların yaşadıkları mekanın aynı olmasıdır. Mümin hac
esnasında, Resul-i Ekrem'in ve ashabının bulunduğu coğrafi
mekanla karşılaşmakta, Kur'an'da "Allah'ın koyduğu dini
işaret ve nişanlar" (şeairullah) olarak tavsif edilen
(Bakara2/158; Hac: 22/32-36) bu mekanlarda bulunarak o
dönemin manevi ruhundan nasip almaktadır.
Diğer taraftan hacca giden her Müslüman, ihrama girerken
büründüğü esvapla kabre girerken bürüneceği kefeninin
benzerliğinin şuurunda olarak artık bir bakıma dünya dışı
bir düzene ayak uydurduğunu hissetmekte ve bunun etkilerini
duymaktadır. İhram, sözlük anlamının da çağrıştırdığı gibi
sadece zahiri bir kıyafet değişikliği değil insanın yaşama
ve davranış biçiminin köklü bir değişikliğe uğraması
demektir. Nitekim ihramlı kişi, bu kıyafeti taşıdığı süre
içinde başka zamanlarda kendisine meşru olan bir dizi
davranıştan uzak durmak zorundadır. Bu program dışı hayat,
kişinin alışkanlıklarından ve bağımlılıklarından
kurtulmasına ve kendisiyle hesaplaşmasına imkan tanıyan
önemli bir fırsattır. Bu esnada yapıla her ihlal ya bir
kefaretle karşılanır veya haccın bozulmasıyla sonuçlanır ki
bu da bir anlamda dünya-ahiret bütünlüğünü canlı bir şekilde
yaşamak demektir.
Kâbe ve çevresi için kullanılan "harem" tabiri, bölgedeki
bütün ilişkilerin Allah'ın emir ve yasaklarına saygı esasına
göre düzenlendiğini, başta insan olmak üzere ağaç ve bitki
örtüsünden hayvanlara kadar bölgedeki bütün varlıkların
ilahi koruma altına alındığını ifade eder. Tavaf kişiye, her
şeyin bir başka şey etrafında belli bir düzen içinde döndüğü
ve insanının bu kozmik düzenin bir parçasını teşkil ettiği
şuurunu verir. Sa'y, müslümanın sırf Allah istediği için
katıldığı bir yürüyüştür; Müslüman bu sayede kendisi gibi
aynı yola girmiş, aynı niyet ve duyguları taşıyanlarla
beraber koşmanın ne demek olduğunu farkeder. Sa'y sırasında
"hervele" denilen çalımlı ve hızlı yürüyüş, niyet ve duygu
bütünlüğü ile kaynaşmış ümmet ruhunun azametini yansıtır.
Arafat'ta diğer müminlerle bir arada bulunan, kıyafetiyle
artık bu dünyayı terk ettiğini gösteren mümin, haşir ve
hesaba çekiliş sahnesini temsili bir şekilde yaşayarak
sorumluluğun ve hesaba çekilmesinin idrakine varır.
Arafat'ta rabbine yönelen insan daha bu dünyada, hiçbir
yardımcının bulunmadığı şartlarda O'nun huzurunda durmanın
manasını, makam, servet ve ilim gibi üstünlüklerin gerçek
değerinin hesaba çekileceği zaman ortaya çıkacağını anlar;
üstünlüğün sadece takvada olmasının ne demek olduğunu kavrar.
Hac esnasında çeşitli münasebetlerle yapılan dualar, sadece
Allah'a teslim olmanın ve bunun söz ve davranışlarla
yaşamanın özlü bir ifadesidir. Özellikle telbiye çok
anlamlıdır: "Buyur Allahım, buyur! Davetini duydum, sana
yöneldim. Şerikin yok Allahım! Emrine uydum, kapına geldim.
Hamd sanadır; nimet senin, mülk senindir. Şerikin yok
Allahım!" Nihayet orada kesilen kurban, müminin sırf Allah
istediği için malından vazgeçebildiğini belirtmesi ve bizzat
kendini dahi Allah yolunda kurban edebileceğini fiiliyle
göstermesi açısından manidardır.
Hac esnasında hiçbir şeye zarar vermemek esas olduğundan
insanının çevresiyle ilişkisinde son derece dikkatli
davranması gerektiği ortaya çıkar. Bu husustaki titizliğin
ölçüsü, Kur'an-ı Kerim'deki yasaklardan ve bu yasakların
çiğnenmesi halinde verilecek cezaları bildiren ayetlerin
açık üslubundan anlaşılmaktadır. (Bakara: 2/158, 196-200;
Ali İmran: 3/96-97; Maide: 5/2, 95-96; Hac: 22/26-29, 33-34)
Özellikle bitki ve hayvan türünden canlılara karşı
gösterilmesi gereken hassasiyet, kişiye başka zamanlarda
kazanamayacağı ölçüde bir duyarlılık sağlar. Bunun yanında
öfkelenmemek, kimseyi incitmemek ve güler yüzlü olmak gibi
ahlakî davranışlar da haccı gereği gibi yerine getirenlerin
elde edecekleri manevi kazançlar arasında yer alır. Sonuç
olarak hac esnasında Müslüman daha önce teorik haberdar
olduğu, fakat layıkı ile yaşayamadığı bir dizi imanî ve
ahlakî özellikler kazanır; sahip bulunduğu olumlu
niteliklerde ise daha çok sebat ve güç kazanır. Hac müminin
kendi kendisinin farkına varma sürecidir.
Hacdan dönen mümin, İslam'ın ilk muhatapları olan ve
hayatlarını ona vakfeden Asr-ı saadet Müslümanlarının
yaşadığı yerleri gezerek, Peygamber'i kitaplardaki
bilgilerle tarihi bir şahsiyet olarak tanımanın ötesinde
sanki onu bizzat görerek imanını ve ikrarını tazelemiştir.
Resul-i Ekrem'in yaşadığı yerleri ve kabrini ziyaret etmiş,
tebliğ vazifesini başarıyla yerine getirdiği mekanlarda
peygamberliğine bir daha şehâdet etmiştir. Aynı zamanda
dünyada mevcut çok çeşitli ırkları, bunların konuştuğu
dilleri gözlemiş, ancak bu farklılıkların, sadece insanların
birbirlerini tanıyarak iletişim kurabilmeleri için (Hucurat:
49/13) Allah tarafından birer alamet olarak yaratıldığının
şuuruna varmıştır. Bunun yanında insanlar arasındaki bu
farklılıkların birlik ve beraberliği engellemediğini, mevcut
farklılıklarla birlikte Allah'a teslim olmanın her türlü
vahdetin esasını oluşturduğunu fark etmiştir. Böylece
dünyasının sınırları genişlemiş, coğrafi bilgileri nazari
boyutlarını aşmış, yer küresinin muhtelif bölgelerinde
yaşayan yüz binlerce insanla bir arada bulunmuş, en olumsuz
şartlarda bile insanların birbirine müsamaha göstermesinin
ne demek olduğunu bizzat tecrübe ederek anlamıştır.
İslam alimlerinin biyografileri incelendiğinde onların hac
seyahati esnasında diğer birçok alimle tanıştığı, bu vesile
ile çeşitli fikir ve eserlerden haberdar olduğu, birçoğunun
ilmî hayatında, gelişmeler meydana geldiği görülür. Kitap
basımının ve iletişim imkanlarının çoğaldığı günümüzde de
hac seyahatinin bu ilmi fonksiyonu önemini korumaktadır.
Kur'an-ı Kerim'de İslamiyet'in bütün dinlere galip gelmesi
amacıyla insanlığa gönderildiği ifade edilmektedir. (Feth:
48/28) Hemen bütün ırklara mensup olan, fizyonomileri,
psikolojik yetenekleri, sosyal konumları ve coğrafi
bölgeleri farklı bulunan birçok insanın katıldığı hac
ibadeti günlerinde Mekke ve Medine'yi dolduran kalabalıkları
seyretmek, bu sayede birlik içinde çokluğun ve çokluk içinde
birliğin tecellilerine muttali olmak, gerçekten İslam'ın
azamet ve mükemmeliyetini müşahede etme sonucunu
doğurmaktadır.
Hac sırasında dünyanın her tarafından Kâbe'ye gelen
müslümanlar, aralarında önceden yapılmış herhangi bir
anlaşma olmaksızın aynı fiilleri aynı şekilde
gerçekleştirirler. Böylece Müslümanlar, birbirlerinden
habersiz olarak aynı ideallere yönelik bir gayret içinde
bulunduklarını fark ederler; bu arada kendileri dışında
milyonlarca insanın aynı amacı paylaştığının bilincine
ulaşırlar. Hac, dünyanın neresinde yaşarsa yaşasınlar, bütün
Müslümanların aynı değerlere sahip oldukları ve bu
değerlerin kendileri için ortak bir zemin oluşturduğu
gerçeğini ortaya koyar. Hacca giden Müslüman bir aile ferdi,
bir köyün, bir kasabanın veya bir şehrin sakini ve bir
devletin vatandaşı olarak ülkesinden ayrılır, bir ümmetin
ferdi olarak memleketine döner. |